23 November 2017, Thursday
Türkçe | English
Sayaç
1500652 ziyaret

Etkin
10 konuk


Pagan Federation Türkiye


AnaMenü
 AnaSayfa
 İçindekiler
 Yazılar
 Kitaplar
 Ziyaretçi Defteri
 Bağlantılar
 İletişim
 - - - - - - -
 HEKATESIA

Giriş / Çıkış
Kullanıcı

Parola

Hatırla
Kayıp Parola?
Yeni kayıt

Ayın Durumu

   AnaSayfa arrow İçindekiler arrow Yazılar arrow Anadolu...   
Anadolu...   E-posta 
Gönderen Atheneris  
08 September 2004, Wednesday

Ezoterizm olsun, Paganizm ya da çeşitli Okültik cemiyetler olsun, farklı inisiyatik disiplinlere, sırf gelenek perspektifinden bakmak hatalı bir tutumdur. Bu inisiyatik disiplinlerin köken veya anlayış bakımından etüt edilmesi adına; sözkonusu disiplinlerin ardında yatan ve gelenek kadar belirleyici gözüken tarihsel, kültürel, sosyolojik ve antropolojik geçmişin yanısıra; öğretilerin sahip olduğu veya amaç edindiği zihin yapısının çözümlenmesini içeren psikolojik çıkarımları da gözönünde bulundurmak gerekir.
Bu perspektifler daha da çoğaltılabilir. Zira herbirinden gelebilecek açıklamalar, konunun daha derince kavranabileceği bir bütünü oluşturacak parçalar olarak kabul edilirse, bu perspektif çokluğu, bakış açısına zenginlik kazandırdığı kadar kavrayışa da berraklık kazandıracaktır. (Tabii ki burada değinilmeyen içrek algılama en önemli ve herkese göre değiştiğinden betimlenmesi en zor olan kişisel kısımdır)

Günümüzde genel olarak Batı ve Doğu Ezoterizminin yöntemleri ve izlediği yollarla ilgili oldukça fazla şey söylenmiştir, bu yazıda spesifik olarak ele alacağım Paganizm konusuna gelirsek, Paganizmin, bir bakıma Avrupa'nın kabul edilmiş ya da ondan bağımsız ele alınması gereken kültürel kökenler konsepti üzerinde de kısaca durmak gerekir.
Avrupa'da bu konudaki son tartışmalar artık "aydınlık Helen uygarlığı" yapay kavramını en temele oturtmaya çalışan anlayışı bir süredir sarsmaya başlamıştır. Özellikle arkeolojik keşiflerin de etkisiyle dönem dönem canlanan Mısır, Troya, Hindistan ya da Mezopotamya gibi yerlerdeki bulgulara duyulan ilginin ışığında bir çok alternatif ortaya atılmıştır. Klasik antikite ve öğretiler konusunda eskiden oldugu gibi sadece M.Ö. 5. yy'a kadar geri gidilebilen felsefi ve kültürel geçmişle ilgili çıkarsamaların, daha da eskiye gitmesi gereken kökenlerinin varlığıyla alakalı daha çok araştırmanın gerektiği inancı güçlenmektedir. (Gene inisiyatik gelenekler dahilinde kuşaktan kuşağa aktarılarak ayakta kalan öğretilerin de buna işaret ettiğine atıfta bulunulabilir) Bu açıdan bakıldığında 20.yy.'dan itibaren etnik etkileşimlere olan ilgi de artmaktadır. Ancak Mısır veya Mezopotamya ya da Yunan yarımadası olarak yakındoğuyla ilgili tüm söylenenler, Anadolu'yu sadece aradaki geçiş bölgesi ve kaynaşma noktası olarak görmüştür ve bu bir bakıma doğrudur da. Ancak Anadolu'nun zenginliği bundan çok daha fazlasıdır ve genelde Anadolu'nun bu bölgesel üstünlüğünün bellibaşlı kendine has temellere ve hatta diğer kültürlere de sonradan yayılacak olan ilksel temalara evsahipliği yapmış olabileceği düşüncesi araştırılmaya değer olmasına karşın pek rağbet görmemektedir. Gerçi Anadolu'nun tek başına sahip olduğu kültürel geçmiş veya Hellen uygarlığının hangi evrede Anadolu'yu devraldığıyla ilgili olarak önemli eserler yazılmıştır; Muazzez İlmiye Çığ, Bilge Umar ve Ekrem Akurgal veya Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı, Derman Bayladı bu konuya dikkat çeken önemli bilim adamları ve yazarlardır ve bu isimler kadar önemli başkaları da vardır. Yurtdışındaysa buna dikkati çeken genelde Alman tarihçi ve arkeologlar (örneğin yazıları Türkçeye çevrilmiş olan H.Uhlig veya J. Mellaart) olmuştur. Çatalhöyük ve Çayönü gibi eski çağ yerleşimlerinin keşfi, Hitit uygarlığının kalıntılarının ve dilinin çözümlenişi, Anadolu'nun zenginliğinin keşfinde sadece başlangıç evresidir. Gönül ister ki daha kapsamlı ve ayrıntılı araştırmalar yapılsın ve teoriler geliştirilsin. Bu yazıda genel olarak Anadolu ve yeni söylemlerden bahsedeceğim, bunların klasik görüşe göre kabul edilemeyecek yönleri mevcuttur fakat mühim olan da zaten bir tartışma zemini oluşturacak çoksesliliği ve etüt edilmeden kabul edilen kuru bilgiden ziyade bu tartışmalardan doğacak sinerjiyi yakalamaktır.

Batı paganizminin zamanımızda yeniden dirilmesi bir bakıma neolitik devrin Anatanrıça kültünün ortaya çıkarılması ile mümkün olmuştur denebilir, 19.yy sonlarından itibaren oldukça tartışmalı da olsalar C.G.Leland ve M.A Murray anaerkil yapıya dikkat çeken ilk isimlerdi, aynı zamanlarda J.Frazer "Altın Dal"'ı yayınlıyor ve başlangıçta büyü kavramının etkin olduğu, dinin daha sonra geliştiği teorisini antropolojik bulgularla destekliyordu. Golden Dawn'dan kopmalar ve ileride İngiltere'de yüzyılların utancının silinmesi olarak değerlendirilecek "Witchcraft Act"in (Cadı olduğu iddia edilen kişilere karşı hukuki yaptırımları içeren kanun) yürürlükten kaldırılmasına neden olacak spiritüel uyanış devresi pek tabii ki sansasyonel olandan tutarlı olana evrimleşene dek oldukça buhranlı dönemlerden geçti. Gerald Gardner, yaşamının son demlerindeki A.Crowley başta olmak üzere bir çok okültist ile yakın ilişki içerisinde olan bir araştırmacıydı. Ordudaki görevi dolayısıyla doğu ve yakın doğuda bulunarak gözlemler yapmış; uzakdoğuda Malezya şamanizmini ve özellikle İngiliz yönetimindeki Kıbrıs'ta kaldığı süre boyunca Afrodit kültünün kalıntılarını incelemiş ve muhakkak ki sonradan geliştireceği "Old Religion"(Eski inanç- Pagan inanç ve uygulamalarına verilen genel bir tabir) konseptine uygun olarak Anatanrıça kültüyle ilgili veri toplamıştı. Gardner aynı zamanda, kökleri ileride değineceğim Celtic kökenli New Forest Coven'ine dayanan görece inisiyatik bir geçmişe de sahipti. 1900'lerin başında Sir Arthur Evans, Girit'te Knossos sarayı kalıntılarını kazmaya başlamış ve Anatanrıça ve Boğa kültünü ortaya çıkartmıştı. Avrupa'da ise en sonunda Stonehenge, Avebury, Glastonbury, Callanish, Bretagne gibi ören yerleri ile tüm Avrupa ve yakındoğuya dağılmış megalitler arasında bağlantılar kurulmuştu . Celtic kökene dair folklorik araştırma olarak başlayıp eski geleneklerin yeniden önem kazanmasıyla artan bu etkileşim Avrupa'nın Kral Arthur, Merlin, Druid söylencelerinin kökenlerinin aranmasına vesile olmuş, daha sonraları belirli politik oyunların etkisiyle Almanya ve İskandinavya'da da kökenlere yönelik araştırmaları körüklemişti. Günümüzde, ilkler olarak sayılabilecek tüm bu araştırma ve bulgular tabii ki hala önemini korumaktadır ancak zaman geçip derinlere inildikçe ilklerin ötesine geçip daha kesin neticeler elde etmek ve başlangıçtaki kimi hataları düzeltmek de kaçınılmaz olmuştur. Örneğin Girit'teki Minoen uygarlığın artık anakara olan Anadolu'dan göçen bir kültür olduğu kanıtlanmış; verimli eril/boğa kültü ve "Serpent Mysteries" ('Yılan sembolizmine ait içrek uygulamalar bütünü' olarak açıklanabilir) olarak adlandırılan yılanlı tanrıça figürlerinin, Python yılanı efsaneleriyle de ilişkilendirilebilecek şekilde Anadolu köklenli olduğu bulgulanmıştır. (Phyton efsanesi bazı araştırmacıların dikkatini çektiği gibi oldukça önemli bir sembolizmi de içermektedir , ayrı bir yazının konusu olarak işlenebilir).
Sonraki dönemlerde sembolizmde kayma yaşanmasına karşın , yılan bu kültürlerde phallic ya da eril değil anaerkil kültür yapısından dolayı dişil içerikteydi. Benzer şekilde Girit'teki obsidian buluntular da Anadolu'yla olan yakın etkileşimin kanıtıdır , çok az bulunan volkanik kökenli bir bileşim olan obsidian orta ve güneydoğu Anadolu'nun volkanik bölgelerinde bol miktarda bulunur ve dağılım alanı ticari bir ilişkiler ağının o zamandan mevcut oluşunu kanıtlar. Bütün bu yerleşik kültür daha sonra Dor akınlarıyla ele geçirilip ataerkil yapıyla karşılaşmadan çok önce Anadolu'dan buraya gelerek kurulmuş olmalıdır. Bunun dışında inanç sistemi ve panteonlar da söz konusu bölge Anadolu olduğunda oldukça fazla ve karmaşıktır.

İnanç sistemiyle ilgili bir başlangıç yapmak gerekirse, Anatanrıça ve mevsimsel döngüyle alakalı yaratılışın eril yanını temsil ederek her bir dönem sonunda ölüp yeniden dirilen tanrı inancı Anadolu'da da etkin şekilde varolduğunu söyleyebiliriz .Yaratılış, yaşam-ölüm döngüsü ile mevsimsel ve göksel değişimler arasındaki bağlantı oldukça önemliydi. Tanrıça evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imge olarak kutsaldı, ancak ilkbahar'la birlikte canlanan doğanın sembolizmiyle ifade edilen şekliyle Tanrı'yla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekiyordu. Eril yan hem sevgili/koca hem de oğul içeriği taşıyordu - literatürde son-lover diye geçer. Coğrafi bölgelerdeki mevsimsel farklılıklar spesifik zaman olarak kaymalara yol açsa da, genel olarak solstis ve ekinokslar da gözönünde bulundurulduğunda, ilkbaharın gelişiyle başlayan doğadaki canlanış tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkışı anlamını taşıyordu (daha önceki dönemlerde bitki ruhunun kendiyle özdeşleştiğinden eril tanrının yeryüzüne çıkışı sembolünün altında bitkilerin büyümesi ve toprağın yenilenmesi anlamı çıkarılmalıdır.) Yaza doğru ilerledikçe genç kral (boynuzlu tanrı, boğa , geyik kral olarak farklı kültürlerde sembolize edilir) tanrıçayla eşit bir konuma yükselerek onunla sembolik anlamda evleniyordu, (antik çağ toplumları üreme organları ve etkinliğine oldukça fazla önem atfetmiştir.) bu birleşme doğurma ve yaşamın devamını sağlayan kutsal bir etkinlikti ve büyük ihtimalle temsili bir birleşme seremonisiyle kişileştiriliyordu . Daha sonraları "hieros gamos" -kutsal evlilik- adını alan bu seremoniler önceleri seçilmiş bir rahibe ve yaz bitiminde kurban edilecek, topluluktan seçilmiş bir erkek tarafından gerçekleştiriliyorken daha sonraları rahip-kral ve tapınaktaki kutsal rahibe (fahişelik diye geçse de, anaerkil kültürde cinsel eyleme verilen kutsiyet açısından bu tanım pek dogru bir saptayıcı değildir, günümüz zihniyle değil de içinde bulundukları zaman açısından değerlendirildiğinde kutsal bir tören olan cinsel eylemde bulunan taraflar hem inançları gereği tanrıçayı onurlandırmış hem de verimlilikle ilgili içsel deneyimi birebir yaşamış sayılırlardı . Arketip anlamın daha derin olduğu da unutulmamalıdır. Kutsal fahişe arketipi aslen erkeğin maiden ve eş-anne imajları arasındaki çarpıtılmış yansımasından etkilenmiştir ve korkutucu olarak görülür, oysa arketipal olarak kendi cinselliğinin gücünü bağımsız olarak ele almıştır, anne veya kutsiyet atfedilmiş soylu bakire değil, canlılığı ve hayatiyeti simgeleyen aktif bir rolü vardır, Meryem ve Maria Magdelene'de olduğu gibi , birinde doğurganlıktan yoksun bırakılmış bulutların üzerindeki ulaşılamaz 'bakire', diğerinde yaşam enerjisinin ve canlılığın simgesi , çekici ve baştan çıkarıcı imge) arasında gerçekleştirilmeye devam etti. Bazı yerlerde kurban ve aktif eylem tamamen kaybolarak yerine sembolik bitki demetlerinden yapılan figürler kullanılır oldu. Büyük olasılıkla bu , temsili büyünün de ilk örneklerindendi. Kutsal evlilik ritüeliyle doğumu ve yaşamı tekrar doğaya getiren ilahi yaşamın eril yönü, sonbaharda yeniden yaşam vermek üzere kendini kurban etmek ve yeraltına çekilmek zorundaydı. Mitsel söylemde geçen ölüm ve yeraltına iniş sahneleri sembolizm bakımından oldukça zengindir. Bir çok kültürde bu motife rastlanır: (İsis-Osiris,Kibele-Attis,Aphrodite-Adonis gibi) yeraltına çekilen ve ölen tanrı kimi anlatımda tanrıçanın onu yeraltından kurtarışıyla yeniden dirilir veya tanrıçanın rahminden tekrar doğar, böylelikle yaratıcı sıfat ve kalıcı ölümsüz öğe Anatanrıça figürünün olurken tanrı ardıl ve ölüp-dirilen/yeniden doğan olarak hem oğul hem de sevgilidir. Bununla ilgili Kibele/Attis ya da Aphrodite/Adonis kültü örnekleri verilebilir.

Bu eşlemelerden Adonis kimliğini ayrıca ele almak gerekirse; Adonis'in verimlilik kültleri ve bitki tanrısı/ruhu olarak anatanriça geleneğinin her sene ölüp dirilen son-lover karakteriyle kişileştirilen eril yanı zaten bu ve daha önceki yazılarda pek çok kez gözetildi. Son-lover oldukça ilginç bir konsepttir , ilk olarak Anadolu'da Kuwawa/Atta sonrasında da Kibele/Attis, Sümer'de İnanna/Dumuzi , İştar/Tammuz olarak sıralamada devam eder , İnanna ve Nanna sıfatlarının Marianna olarak Meryem/İsa ile ilişkilendirilmesi de gene son-lover konseptinde değerlendirilince ilginç sonuçlar ortaya çıkartabilir.(Mısır'da benzer İsis/Osiris ilişkisi)

J.Frazer Adonis/Adon bağlantısını kurar ve Suriye kökenli Sami halklarının tanrısıydı der . Mersin agacından doğması ve yaban domuzu tarafından öldürülmesi sembollerine ilginç açıklamalar getirir. Yaban domuzu anatanrıçanın yüzlerinden biri (Anadolu Demeter ve Kibele'sinden Celtic Cerridwen'e kadar) ve kutsal hayvanıdır ancak ekinlere saldırır ve aslen zarar vericidir, belki bu özelliğinden ötürü kurban ediliyordu ve kurban edilmesi daha gerideki zarar verici anlamın yitirilip belki de daha sonradan sadece kutsiyet atfedilmesine neden oldu. Günümüzde Sami kökenli halklarda ve Yahudilikte domuz eti yemek halen büyük bir yasak ve günahtır . (Sadece kadınların katılabildiği Demeter'in Thesmophoria ritlerinde de eti yenmez mağara veya açık alanlara bırakılırdı-aslında ölmediğinin ve tekrar yaşama döneceğinin simgesi olarak .) Benzer şekilde de Attis kimi anlatımda yaban domuzu tarafından kimilerindeyse kendini kastrate ederek öldürür (bu mitin geç dönemin Dionysos'uyla ve kendini hadım ederek Kibele'nin rahibi olma statüsüne kavuşulması ile bağlantısı vardır.) ve çam agacına dönüşür. Şenliği 22 martta'dır. (Çam agacının sürekli yeşil kalışı ile mayıs direği veya noel ağacı olarak kullanımında çapraz bağlantı olabilir) Mısır'da da benzer anlatım Osiris'e verilen kurbanlarda karşımıza çıkar.

Frazer konsepti Sami dilleri ve efsaneleriyle açıklar oysa günümüzde teorisinin kökene yönelik noktalarına eleştiriler gelmiştir. İlk olarak 1946'da keşfedilen Anadolu'nun en eski dili olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi durumun ve kültürel gelişimin Sümer, Sami veya Yunan yarımadasından Anadolu'ya değil tam tersi şekilde Anadolu'dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığını kanıtlar, örnek vermek gerekirse kayıtlara geçen Anadolu'lu "Palasuit" halkının, Troya'nın müttefiklerinden biri olduğu ve Palasuit'lerin şehrin düşmesinden sonra batıdan gelen istiladan kaçarak doğu Akdeniz tarafına göç ederek yerleştikleri yerde "Palastine" kentini kurdukları Hitit tabletlerinde yazılıdır . Ayrıca hepimizin bildiği Troya'nın anaerkil Anadolu'yu temsil ettiği düşüncesine ve ardıl yorumlarına burada tekrar değinmiyorum, bu iddianın en önde gelen kanıtlardan biri zaten bu tarihsel gerçektir). Anatanrıça inancını beraberlerinde götürmeleri sonucu Hurri ve Palasuit halkının "kupapa/kibele"si Kepat-Hepat olur. Etimolojik kökende ileriye gidildiğindeyse "Hepat-Hepa-Hebe-Heve" ve son halinde Suriye üzerinden Filistin'de "Havva" şeklini alır. Aynı şekilde bir çok yer ve deity adı gene Luvi dili esas alınarak çözümlenebilir , özellikle Yunan dilinin daha sonradan orijinal dile eklenen -ys -iaea -ion -ios -os takıları çıkarıldığında, geriye Eski Yunanca'da anlamı olmayan ana kelimenin kökü kalır. İzmir, Amasya, Antalya, Halikarnas, Girit, Didim, Milet gibi yer adları ve Demeter, Kibele, Afrodit, Apollon ve Artemis gibi tanrı ve tanrıçaların isimleri hep aynı Luvi kökenden türetilmiştir .Bu dil kısmen 1946'da çözümlenebildiğinden bu tarihten önce batıda yazılmış kaynaklar eksiksiz ve tam değildir..

Burada bir ara paragraf açmak gerekirse, Hepat konusunda da Hecate'yle ilişkisi üzerinden yorum yapılabilir, aslında tanrı ve tanrıça formlarını tek tek kültleri üzerinden değil genel anatanrıça ve tanrı imajları üzerinden değerlendirmek en doğrusudur, kökene inildikçe karşılaşılan "karmaşa"dan münküm olduğunca kaçınmaya çalışmak da yanlış olmaz. Anatanrıça kavramı genel anlamda düşünüldüğünde zaten yaşamın yaratıcısı olarak tüm hayvanların istisnasız ona adanmış olma durumu ve vahşi hayvanların yöneticisi olma formu vardır. (Geç dönemde adlandırıldığı şekliyle Potnia Theron - vahşi hayvanların sahibesi).
Kısacası bu açıdan bakıldığında istediğimiz ve kendimizce yakın bulduğumuz her türlü hayvan sembolizmini tanrıçalara atfedebiliriz, zaten çok çeşitli kültürlerde aynı amaca yönelik tanrı ve tanrıçalara ilişkin özellikler vardır (Anadolu'daki Hecate İrlanda'nın Cerridwen'iyle, Demeter Roma'nın Ceres'iyle, Persephone Eostre'yle vb.) ve günümüzde birbiriyle sık sık ilişkilendirilir olmuştur. Mesela Hecate benzer yapıda hikayesinden dolayı Hepat değil belki bir başka Hurri kökenli tanrıça olup Hitit panteonuna girmiş Kamrusepa ile daha yakın gözükmektedir. Dolayısıyla "evet Cerridwen'in kutsal hayvanlarından biri kargaydı ve bu neden Hecate için de geçerli olmasın?" diye sorulabilir ama dikkat çekmek istediğim nokta karmaşık ilişkilendirilmelerine ve kökenlerine rağmen gene de herbir ismin kültünün diğerinden ayıredici özelliklerinin bulunması. Bazıları burada eklektik yaklaşımı seçip bu ayrıntıları önemsiz sayabilir ve direkt arketipleri üzerinden gidebilir ya da kendi bakış açısıyla tamamen öznel yeni bağlantılar kurabilir, fakat kültün kendisi en kesin anlamda arkeolojik kayıtlar açısından bellidir. Konunun asıl önemli kısmı pek tabii sembolün karga mı yılan mı kedi mi olduğu değil sembollerin işleyiş mantığının kendisidir. Semboller bilinçaltı düzeyde aktive olduğundan zaten biz ne yüklersek yükleyelim gene kendi mekanizmasında çalışır. Ama bizim onu bilinçli olarak değerlendirme ve içsel gelişimde yararlı veya zararlı kullanma biçimimiz içrek tanımada bize yol gösterecektir. Sembollerle çalışmak bir süre sonra kendiliğinden gelişerek yerleşen doğal bir özümseme ve kavrayış getirir ki, bu da ilerleme sürecinin önemli basamaklarından biridir ancak otokontrol her koşulda gene de muhafaza edilmelidir, bilinçaltı imajları içlerinde barındırdıkları enerji potansiyelleri sayesinde oldukça çekici olup kişileri bu seferde yaşanan gerçekliği arketipal imgelem doğrultusunda anlamlandırma çabası içine çekebilir ki özellikle yapılan herhangi bir majikal çalışma sırasında bu ayrıma dikkat edilmelidir - amaç bir diğerinin üste çıkmasını değil bireyleşme süreci içerisinde ahenk ve dengeyi sağlayabilmektir.

Hecate'ye dönersek, hakkında zaten oldukça ayrıntılı olarak yazılıp çizilmiştir ve burada tekrar ele alınmayacaktır ancak buradan günümüz Paganizmine eleştiri olabilecek bir noktaya geçiş yapılabilir. Hecate'nin bu bakımdan ilk başta anatanrıça olarak kadınlığın üç ana evresini birden temsil ederken daha sonra sadece Crone (yaşlı bilge kadın) olarak görülmesi anlamlıdır, yaşlı kadın arketipi anima imgesi olarak kapsamlıdır zira bakirelik -burada anlamı fiziksel değil kendi cinsel kimlik ve benliğine sahip olma anlamındadır, özgünlük ve kendi kendine ait olma ifadesi taşır. Kelime virgo olarak geçer, günümüzde yanlış olarak anlaşılan haliyse virgo intacta yani cinsel deneyimin olmayışı demektir - ve anne/sevgili evrelerinden sonra döngüyü ve bütünlüğünü tamamlamış, yol gösterici ve kapsayıcı olmuştur . Karanlık tarafı ise kadın animusundaki karanlık imge olan yaşlı vahşi bilge (örn.greenman) gibi rahim karanlığının ve ölüm ile karşı cinsin tecrübe edilemez cinselliği ve bilinemezliğine çekilişi simgeleyen kadın imgesidir - Kali , Hecate veya Lilith gibi. Hecate günümüzde nispeten daha kapsamlı ve geçmişteki anatanrıça imajına uygun biçimde Crone'un görece aydınlık yüzüdür, bilinçaltına iniş anahtarını taşır ve okült bilgelik verir. Ancak karanlık yüzü, istediğinde saklı bilgeliği verirken yanılsama olarak insan bilincini saptırabilir de. Lilith bu bakımdan çok daha ilginçtir çünkü taşıdığı enerji çok daha primordial ve saftır, çalışma esnasında her iki cins için de oldukça tehlikeli olabilir, kadın eğer kendi dişil enerjisine aşina değilse Lilith'in ilksel ve pure libido taşıyan enerjisi üstesinden gelinmesi oldukça zor bir tecrübeye dönüşebilir. Aynı şekilde erkek için, yansıtmayla doğan kendi animasının çarpıtılmış halinin (Jung çoğu makalesinde bu tehlikeye dikkat çekmiştir.) bir tezahürü olabileceğinden dikkat edilmelidir. Jung, Campbell ve Eliade'yi bir kere de ben önermeden edemeyeceğim , Jungian ekolden gelen Johnson'sa erkekte anima imgesini tanımlamadaki başarısına karşın kadındaki animusu anlatmada aynı derecede şaşkın ve beceriksiz kalmıştır, bu bakımdan Campbell ve Jung'un ancak zayıf bir gölgesi olabilir. Animusla ilgili Emma Jung , Quallis-Corbett , Robert Stein çok daha özgün yapıtlar vermiştir.

Yukarıda sayılan ve Pagan tradisyonlarında "deeper understanding" olarak ileri derece training'lerde (İnisiyatik olabilen ve daha derin kavrayışa olanak tanıyan pratikler) verilen psikolojik yeterliliğe ve hazırlığa dayalı çalışma ve tanımlamalar oldukça kapsamlıdır, hatta bazı aşamaların giriş eğitimleri tradisyonlara üst düzeyde inisiye olan psikolog ve terapistler tarafından hazırlanır - Viviane Crowley ve Starhawk gibi. Ancak bu çalışma ve oturumların sonuçları inisiyatik gelenek içinde kaldığından günümüz psikoloji camiasının yapılan çalışmalardan pek haberi yoktur, aynı şekilde O.T.O., AMORC gibi ezoterik örgütler de bu tip uygulamaları kendi bünyelerinde sıkça uygularlar. Dışarıdan bakıldığında Paganizme ve Wicca'ya gelen en ağır eleştiri öğretinin görece "hafif" kaldığı yönündedir ve bununla ilgili ciddi tartışmalar yapılmaktadır ancak bu noktada outer-inner circle (İnisiyatik olarak kabaca daha yüksek ve alttaki derecelerin kademeli olarak grup içinde yeralması) ayrımı durumun netliğini ortaya koymada tek etkin yanıttır. Bunun dışında pratiklerin ceremonial kökenli öğeler içermesi ve pentagram sembolünün kullanımı da çoğu popüler bilginin aksine pek az kişinin bildiği şekilde 5 köşeli yıldız sembolünün tıpkı güneş ve ayda olduğu gibi İştar -ki batı dillerineki 'star' sözcüğünün türetildiği isimdir- ve Venüsle alakalı olarak anatanrıçayı temsil etmesidir. 4 element+quinta essentia tamamlayıcıdır ve tanrıçanın kadim yaşam veren gücüne işaret eder, simya uygulamalarında da sembolizm bu yöndedir. Anadolu'da tanrıça Kibelenin ideogramı küp, mührü 5 köşeli yıldızdır. Bu konuda Halikarnas Balıkçısı ilginç bir tez öne sürer: Kibele luvice kuwawa ku(wa)+aba+ula yani akarsu ve koruların kutsal annesi demektir. İslamiyet öncesi Arap yarımadasında Mekke'nin kutsal ilahesi Hübel-Übel'in ve şehrin bir başka koruyucu tanrıçası olan Lat'ın da Lykia kökenli Leto'nun devamı olduğundan hareketle Halikarnas Balıkçısı İslamiyetteki ay sembolizmi ve 5 sayısına verilen önemi daha önceki dönemin anaerkil etkileşimine bağlar. Kıble ve kabe sözcüklerinin de Kibele sözcüğünden türetildiği, hatta "Abdullah" özel adının ilk şeklinin "Abdullat"-lat'a tapan- olduğu bilinmektedir . Lat, Arap panteonunda bir ağaç kütüğüyle sembolize edilirdi. Bu simge "xanon" olarak en eski devirlerden beri Anadolu'da tanrıçayı betimlemek için kullanılır. Tarihsel açıdan bakıldığında Sümer, Mezopotamya ve yakındoğuda anatanrıça kültü M.Ö. .2500-3500 arası tarihlenirken (Avrupa'daki tarihler de bu civardadır) Anadolu'da bu tarih çok daha geriye gitmektedir, kelimelerin etimolojik geriye gidişi de aynı noktaya işaret eder.

Yazıda genelde en arkaik döneme vurguda bulunulduysa da, Anadolu'nun bu en eski yerleşimlerinin, toplumlarının ve uygulamalarının üstüne günümüze dek pek çok şey eklenmiştir ki bu genişliğinden dolayı ancak ayrı bir yazının konusu olabilir. Semavi dinlerin, doğu ve batıdan gelen çok çeşitli kavim ve halkların, Maniheizm ve Zerdüşt gibi pek çok inanç akımının, sonunda İslamiyet ve tabii ki Türkmen boyları gibi kanallarla taşınan Orta Asya Şamanizminin Anadolu'nun en uç noktalarına kadar ulaşması ve burada diğer inançlar ile kaynaşması söz konusudur - ki bu kaynaşma da apayrı bir yazıya konu olarak kadar kapsamlıdır. Türk ezoterizmi gibi bir kavramdan bahsedildiğinde de doğal olarak geçmişteki bu büyük zenginlikten istifade etmemek olanaksızdır, gerçekten de içinde bulunduğumuz coğrafya günlük yaşamın içinde bile bize mesajlar vermeye devam etmektedir. Gelişme yolunda bizzat yaşamın kendini de rehber edinen bizler bu açıdan talihli kişileriz.

Anadolu Paganizmi ile Batı Paganizminin karşılaştırılmasına gelirsek..

Sıkça dile getirilen Anadolu Paganizmi ile Batı Paganizmi arasında büyük farklar olduğunu söylemek hatalı olur. İki kök öğretinin işleyişleri hemen hemen aynıdır. "Coven" kelimesi latince "convenire" sözcüğünden türetilmiş "biraraya gelmek" anlamında kullanılan bir kelimedir ve genel bir betimleme yapmak için büyük oranda kabul görmüş bu terim kullanılır ancak gelenekten geleneğe gruplara farklı adlar verildiği de olur. İskoç geleneği ve Asatru örneğin, bu kelimeyi kabul etmezler. Türkçe'de bunun ilginç bir şekilde "kovan" olarak geçtiğini bir kaç yerde gördüm ve açıkçası oldukça da hoşuma gitti , Anatanrıça dininin Artemis'le birlikte en uzun süre yaşadığı yer olan bu topraklarda Artemis'e ve büyük anneye verilen en son sembol "kraliçe arı"ydı ve İzmir'in de simgesi olduğu şekliyle betimlemelerde ve Artemis heykelinin süslemelerinde de arı figürü bol bol geçmekte . Kovan tanrıçanın topraklarında biraraya gelen gruplar için eğer kullanımı kabul de görüyorsa bence anlamına tam oturan bir tabir.

Batıda Pagan olmak için bekleme zamanı yok, bizde var.

Sohbet toplantıları , e-mail grupları ya da özel yazışmalar olsun bunun üzerine pek çok kereler yazmışımdır, hazırlık süresi benzer anlamda tek şekilde alınabilir o da geleneksel olarak "one year and a day" (Bir sene ve bir gün) ya da 13 ay 28 günlük bir süre verilmesidir , bu takvim ay döngüleriyle doğrudan bağlantılıdır ancak kullanıldığı yerler çok farklıdır ve genelde hazırlık aşaması olarak geçirilen evreyi betimlemek üzere sembolik olarak kullanılır. Günümüzde bazı Wiccan tradisyonları bu önsüreyi baz alarak bittiği tarihte inisiyasyon seremonisini gerçekleştirirler ve adaya bu süre boyunca yoğun bir hazırlık eğitimi verilir. Ancak "bir sene ve bir gün" deyimi belki de başına "en azından" eklenerek kullanılmalıdır , zira biçilmiş kesin bir tarih herkeste birbirinden farklı oluşan kişisel gelişim sürecinden çok bağımsızdır, bu süre tamamen kişisel ilerlemeye göre seneler de alabilir, çok kısa bir zaman dilimi içerisinde de gerçekleşebilir; tekrardan özellikle belirtiyorum ki böylesi bir kesin saptama semboliktir. Zaman hususuyla ilgili, bir de özellikle internet olmak üzere birçok yerde rastlanan yalan yanlış bilgilerin yol açtığı yanlış anlamalar var. Genelde popülist bir yaklaşımla "how can i become a witch?" (Nasıl cadı olunur!!!???) gibi saçma bir soruya karşı verilen anlamsız bir cevap bu ve bu cevap ne yazık ki gerçekte var olan kavramı da sulandırıp anlamını yitirmesine neden oluyor. Bir de, zamanla ilgili son olarak şunun ayırdına varmak gerek ki, tabii ki araştırma yapmak, bilgi edinmek ve öğrenmek bir süreçtir ve zaman alır ancak bu süre kısıtlı ya da kurallara bağlı değildir. İnisiyasyon sürecini tecrübe edenler demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır; "Paganizm" deyince eğer kişisel tercih değilse bir bekleme süresi yoktur, ancak gelenek veya order deyince vardır. Bu konuda güzel bir laf söylenegelir: eclectic oluşumun High Priestess'lerinin "…The Lord and Lady make you Priest or Priestess , but I make you an Initiated One" anektodunu geçmeleri anlamlıdır.
Takvime gelince, Anadolu olsun batı kaynaklı olsun, hem ay ve hem de güneş takvimi kullanılır, hatta batıda coğrafi özelliğinden ötürü ay takvimi daha kapsamlı ve ayrıntı olarak isimlendirilmiştir, güneşse ekinoks ve solstislerin ayrılmaz öğesi olarak doğanın döngüsünü takip eden her Pagan inanç sistemi için önemlidir. Anadolu'da yaşayan biri olarak batıda hafif de olsa yerildiği şekliyle güneş bağlantısından ötürü "lesser" kabul edilen 4 ana şenliğin bu sıfatına katılmadığımı bir çok yazımda dile getirmiştim. Arabistan'ın ay takvimi hatta İslamiyet öncesi panteonuna da yazıda değindim, buradan bağlantıyı ayırdetmek güç olmayacaktır.

Son olarak Anadolu'da okültik tanıma uyan şekilde varolması muhtemel tradisyon veya uygulamarla ilgili konuşmak gerekirse, Anadolu gibi her bölgesi her köyü farklı bir etkileşimden gelen, Ege-Akdeniz-Karadeniz diye ayrıldığında bile oldukça farklılaşabilen bir alanda, eğer varsa belirli bir yaygın gelenekten ve onun sembollerinden bahsetmek oldukça güç olacaktır. Aslında bunun konuşulması bir bakıma keyif verici zira bu belirli bir hareketliliğin yaşanıyor olduğu ya da yaşanacağı anlamına gelebilir. Bu konuşmaları şahsen sevindirici buluyorum ancak her zaman gözettiğim şekilde anlam karmaşasına düşmemek ve iyice etüt edilmeden bağlantıları kurmamak oldukça önemli, geçmişten ders çıkarmak için 1900'lerin ortasına doğru tüm Avrupa'da yaşanan ve şu anda hafiften de aşagılayarak "witchwars" denen döneme bakmak yeterlidir. Gardner ilk kez New Forest'tan bahsettiğinde bir kaç yıl içinde İngiltere'de hatta Avrupa'nın bir çok yerinde bu grubun devamı hatta öncüleri olduğunu iddia eden sürüyle oluşum ortaya çıkmıştı. Bunu asırlar süren bir aile geleneğinden geldiğini iddia eden kırsal kesimin bireyleri izledi, öyle ki son darbeyi vuran Alex Sanders, daha sonraları Gardnerian adını alacak taraftan bazı dökümanları aşırdığında ufak çaplı bir kıyamet yaşanmıştı. Gardnerian grubun o zamanki başrahibesi Doreen Valiente Old Dorothy denen inisiyatik kaynağının varlığını kanıtlamak için Hindistan'dan Afrika'ya ve İngiltere'ye dek ulaşan nüfus kayıtlarıyla boğuşup epey vakit harcadı. Bu dönemin canlı ve güvenilir tarafları olan Patricia ve Arnold Crowther, Sybil Leek ve Doreen Valiente gibi yazarlar otobiyografik eserlerinde yaşananları ayrıntılı olarak anlatırlar ki bu olanların İngiltere ayağıydı. Sahte ve popülist olanla güvenilir ve sabit olan arasındaki ayrımı yapmak zor olmuştu, tabii ki New Forest Grubu ilk veya son olmadığı gibi belirleyici de değildi ve tüm oluşum iddialarının arasında çok az miktarda da olsa gerçek faaliyet gösterenlere rastlanıyordu. Bu oldukça tartışmalı ve istenilen tarafa çekilebilecek bir konudur, dileğim aynılarının hiçbiryerde tekrar yaşanmaması yönündedir.)

Çok geniş bir konuyu zaman zaman uzun ara açıklamalar da koyarak elimden geldiğince anlatmaya çalıştım, arada yaşanan dağılmalar ve hem yerin hem de konunun toparlanması açısından atladığım bir çok nokta mevcuttur öyle ki hemen hemen her paragrafından ayrı bir yazı çıkarılarak genişletilebilir. Uzunluk açısından çok teorik olsa da aynı derecede uygulama pratiklerine de geçişler vardır, bir dereceye kadar boşluğu doldurmada başvurulacak bir deneme olması yeter de artar.

Atheneris

Son Güncelleme ( 28 November 2005, Monday )

 
  AnaSayfa | İçindekiler | Yazılar | Kitaplar | Ziyaretçi Defteri | Bağlantılar | İletişim | HEKATESIA |
published by fotorama powered by mambo open source

Ağustos 2004 • Tüm hakları saklıdır.

AnatolianCraft izinsiz ve/veya habersiz içerik kullanımından doğacak sorunlar ve sakıncalardan sorumlu tutulamaz.